Kestane Kasabası'nın köşesinde, saat altıyı vurduğunda fırın çanı çaldı. Fırıncı Hasan Amca fırınını yaktı. Ara başını eğdi; kulakları, fırının içindeki ateşin derin gürültüsünü ve kıtır kıtır çatlayışını yakaladı. Yüzünde küçük bir gülümseme belirdi.
Sekizinci şarkı çaldığında, okulun kapısından geçti. Düşünüyordu: her sesin kendine özgü bir rengi var. Sokak, her şeyi onunla paylaşıyormuş gibi hissettirdi.
Dörtte çaydanlıklar ıslık çalmaya başladı. Ara her sese eşlik etti; ıslığın buharını zangırın yankısıyla eşleştirdi. Düşünüyordu: sokak bana da katılıyor sanki.
On yedi kırk ikide, eve dönerken durdu. Daha önce hiç görmediği bir şey: ritim, fırının altında altın rengi ışıkla duvarlara taşınıyordu. Düşünüyordu: sokak dans ediyor.
Gözlerini kapattı ve her sesi üzerine bırakmasını sağladı. Fırın kapısının açılışı, okul bahçesindeki çocukların kahkahası, fincanların yumuşak çıtırtısı — hepsi birleşmişti. Anladı: tüm kasaba, kimse konuşmasa bile şarkı söylüyor.
O günden sonra, Ara Kestane Kasabası'nın içinden geçerken dinlemeye başladı. Düşünüyordu: ayaklarım fırıncının ritmine, parmaklarım zangırın melotisine dokunuyor. Kasaba, sadece benim bildiğim bir ninni gibi.
Sabah olunca, fırın çanı tekrar çaldı. Ara gülümsedi. Düşünüyordu: bugün de kasaba bana şarkı söyleyecek. Her ses onu bekliyor.
Saat altıyı vurduğunda, kasanın kapısı aralandı. Fırıncı Hasan Amca dışarı baktı ve küçük kızın durduğunu gördü. Başını eğdi, kulaklarını dikti. Güldü. Kasaba yine şarkı söylemeye başlamıştı.